Heverkanlar Botan emirliğine bağlıydı. O dönemde asayişin hüküm sürdüğü, ne aşiret içi ne de aşiret dışı çatışmaların olduğu belirtiliyor. Heverkanların, Botan Emiri’nin vassalı olan bir reisleri vardı. Botan Emiri Osmanlılara yenik düşünce (1847) emirlik dağıldı. Bunun üzerine diğer aşiretlerde olduğu gibi Heverkanlar arasında da liderlik için mücadele başladı. Heverkan konfederasyonunu yöneten ilk hanedan olan Mala Seyha’nın (Mala Şêxê) sadece ismi hatırda kalmıştır. Bir süre sonra yerine Mala Eli Remo geçti. Eli Remo, Erebiyan alt aşiretinin reisiydi. ‘Meraniliğinden (yiğitlik, mertlik) dolayı diğer aşiretleri de yönetimi altına aldı. Ancak ardılları giderek otoritelerini diğer bir ailenin, Elikan aşiretinden Mala Osman’ın lehine kaybetmeye başladılar. Osman ailesi kendi alt-aşiretleri dışında aşiretler arasında da önemli bir rol oynamaya başladığında Osman ölmüş bulunuyordu. Hesen ailenin egemenliğini aşiretinin dışına da yayan ilk kişiydi.
Uzun bir süre, bütün Heverkan’ı tek elden yöneten belirli bir reis yoktu. Otorite Mala Eli Remo ve Mala Osman arasında paylaşılmıştı. Mala Osmanlar, tüm konfederasyon denetimleri altında olduğu dönemlerde bile, görgüsüz davranışlarından dolayı çevrelerinde pek sevilmiyorlardı. Mala Eli Remo ise saygı görüyordu. Mala Osman’ın aşiretinin bazı üyeleri Mala Eli Remo’yu destekliyordu, ama Mala Eli Remo aşiretinden hiç kimse Mala Osman’ı desteklemiyordu. Mala Osman aşiretinin iki kanadı arasında çıkan anlaşmazlıklarda bile Mala Eli Remo arabuluculuk ediyordu.
Hesen’in oğlu Haco yönetim alanını daha da genişletti, fakat henüz bütün Heverkan’a egemen değildi. Haco’nun stratejisi hiçbir zaman Botan emirliğinin egemenliği altında yaşamayan komşu Dekşuri aşiretine savaş açmayı da içeriyordu. Bu plan ardında önemli sayıda Heverkan toplamasını sağladı; diğer yandan da Dekşuri aşireti ile müttefik olan Osmanlı hükümeti ile aralarında çatışma çıktı. Bu olaydan sonra Heverkanlar asi bir aşiret olarak tanındılar, bu böyle sürüp gitti.
1896’da II. Haco, Dekşuri reisi Cimo’nun kışkırtmalarıyla öldürüldü. Liderlik ailenin daha genç neslinden Elik Bettê ve Çelebi’ye geçti. Birbirleriyle sürekli çatışma içindeydiler ancak bütün diğer alt-aşiretleri denetimleri altına aldılar.
Ali Batte (Elikê Battê)
Elik cesur ve karizmatik kişiliğiyle aşiretin efsanevi kahramanı olarak hükümete karşı gerilla mücadelesini yirmi yıl sürdürdü. Amcaoğlunun öcünü alarak Cimo’yu kendi elleriyle öldürdü. Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı yenilgisinden sonraki kargaşalı günlerde Midyat’ı ele geçirerek bağımsız bir hükümet kurmayı denedi. Bu zamana kadar Heverka`nin büyük çoğunluğunu yönetiyordu ve Türkler ve komşu aşiretleri de hükümranlığı altına almaya başlamıştı. Türkler ve diğer Kürt aşiretleri tarafından yok edilen Hıristiyanlar da Elik’i koruyucuları olarak görüyorlardı, bu öfkeli Hıristiyan savaşçıların da onun gücünü arttırmasında katkıları oldu. 1919’da Elik esrarengiz bir şekilde öldürüldü ve aşiretin birliği bozuldu. Bu arada Çelebi ve II. Serhan oluşturdukları bir müfrezenin yüzden fazla adamıyla (böyle bir müfreze için çok büyük bir rakam) Heverka`nın bir kısmını yönetimleri altına aldılar. Bazı alt-aşireder kendi reislerinin idaresi altında bağımsız kalmayı yeğlerken, diğerleri de hikâyemizin kahramanı III. Haco’yu reisleri olarak kabul ettiler.
III. Haco
III. Haco daha çok gençken bile büyük bir reis olabilme özelliklerine sahipti. Çok cesurdu ve ne istediğini gayet iyi bilen ve bunu gerçekleştirmek için tereddüt etmeyen biriydi. Binicilikte uzman ve iyi bir askeri taktisyendi. Bir avuç sadık adamıyla Çelebi yanlılarım rahat bırakmıyor ama Çelebi’nin kendisiyle büyük bir çatışmaya girmekten de kaçmıyordu.
Başlangıçta III. Haco’nun hedefi, Çelebi yanlılarının çekirdek gücü değil, ona daha az bağlı olanlardı. Örneğin, Çelebi’yi destekleyen ama Çelebi’nin güç merkezlerinden de yeterince uzakta olan bir köye, tam anlamıyla üstünlük sağlayabileceğini garanti alana aldığında, yani kendi adamlarının yüzde yüz daha güçlü olduğu durumlarda saldırıya geçiyordu. Akıllı bir kişi olduğundan gereksiz bir tehlikeyi göze almaması ve yenilgi olasılığını bertaraf etmesi gerekiyordu. Sık sık iyi silahlanmış adamlarıyla bir köye saldırarak bulabildikleri tüm hayvanları alıp götürüyorlardı. (Bir reisin kendi aşireti üzerinde üstünlüğünü sağlamak için böyle bir yola başvurmuş olduğuna inanmak hayli güç geliyor ilkin. Haco’nun oğlu Cemil’e ‘yani hayvan sürüsünü çaldıklarını mı söylüyorsun?’ diye sordum. Cemil Batılıların bu gibi şeyleri başka türlü düşündüklerinin farkında olarak bana, Haco’nun sürüleri kendisine tahsis ettiğini fakat bunun bir hırsızlık değil talan olduğunu söyledi. Böylece olay tamamıyla başka bir kategoriye giriyordu; hırsız gece gelir ve çaldıklarını gizlice götürür, gerçek erkek ise bunu açıkça yapar, böylece herkese meydan okumuş, onlara en güçlü ve büyük olduğunu göstermiş olur.)
Çelebi ve bazı Heverka'lı savaşçılar (Gertrude Bell'in arşivinden)
Haco çok iyi bir biniciydi ve Çelebi bütün köylerini koruyamıyordu. Böylece birçok köylü pragmatik nedenlerden Haco’yu desteklemeye başladı. Çoğu köyde köylülerin bir kısmı Haco’nun bir kısmı Çelebi’nin yanında yer aldı. Böyle köylerde iki fraksiyon arasında geceleri sık sık çatışmalar çıkıyordu. Bu köyler zaten daha önceden bölünmüşlerdi ve Haco ve Çelebi arasındaki her güç çatışması zaten varolan bu anlaşmazlıkları yoğunlaştırıyordu.
Haco’yu Heverkan reisi olarak kabul edenler giderek çoğaldı. Haco istikrarlı bir biçimde gücünü pekiştiriyordu. 1925’te artık çoğunluk Haco’yu desteklemekteydi. Aşiretlerin bölünmüşlüğü nedeniyle, Haco’nun otoritesini ilk önce kendi sülalesi içinde kurup sonra daha büyük birimlere yönelmesi beklenirdi. Ama bunun tersine Haco diğer bütün alt-aşiretler içinde de eşzamanlı olarak faaliyetteydi. Her alt-aşiretin içinde Haco’ya bağlı küçük bir kesim oluşuyor ve daha sonra da diğerleri bunlara katılıyordu. Her zaman kendi dışındaki küçük anlaşmazlıklardan faydalanarak taraflardan birini yanına çekerek tüm konfederasyonun denetimini sağlaması mümkündü, ancak hiçbir zaman bu noktaya gelinmedi. Zira Haco’nun politik faaliyeti aşiretsel olmaktan öteye daha geniş bir alana yayılıyordu. O Kürt milliyetçilerini kendi önderliğinde biraraya getirmeye çalışıyordu.
1925’te Şeyh Said önderliğinde Kürt milliyetçi ayaklanması başladı. Bu harekete Diyarbakır’ın kuzeybatısındaki aşiretler de katıldı. Türk hükümeti eski bir taktiği kullanarak diğer Kürt aşiretlerini başkaldıran aşiretleri bastırmaya gönderdi. Bunların arasında Heverkanlar da vardı. Heverkan, Elik’in ölümünden bir, bir buçuk yıl sonra 1921’de yenilgiye uğratılarak devlete ‘sadık’ bir aşiret haline gelmişti. Hükümete karşı gelmeye henüz pek niyetli olmayan Haco, emirlere uyarak Diyarbakır’a doğru ilerledi. Ancak başkaldıran aşiretlerden uzak durmaya gayret göstermeyi de ihmal etmedi. Böylece başkaldıranlar Türk askerî güçleri tarafından bertaraf edildiğinde Haco ve adamları Kürt davasına ihanet etmiş duruma düşmeden, nefreti üstlerine çekmeden geri dönebileceklerdi. Haco’nun başka bir alternatifi daha vardı; ayaklanmaya katılabilirdi. Muhtemelen daha önceden ayaklanmadan haberi de olmuştu (belki ayaklanmaya katılmaya davet bile edilmişti). Ancak başkaldırı hareketi onun dışında planlanmış ve başkaları tarafından yönlendirilmişti. Katıldığı takdirde bu olayda en fazla ikinci dereceden bir rol oynayabilecekti. Bu nedenden dolayı beklemeye karar verdiğini düşünmek mümkün.
Onun sırası ertesi yıl geldi: 1926 Mart’ında Haco’nun adamları, polis ve hudut karakollarını basıp bütün devlet memurlarını kovduktan sonra Suriye ve Irak’takiler de dahil olmak üzere komşu bütün önemli aşiret reislerinden yardım istediler.
İsyan çok kötü planlanmış gibiydi ve sebebi hiçbir zaman tam belli olmadı. Belki Kürtlere karşı Türk misillemesi bölgeyi etkilemişti. Muhtemelen daha önceden düşünülmüş, fakat uygulanamamış planlar vardı. Kürdistan’m diğer bölgelerinde ise kendiliğinden küçük isyanlar olmaktaydı, yine de Haco’nun Kürt ulusunun birliğiyle ilgili çağrısı bir karşılık bulamadı. Sadece zaten denetimi altındaki bazı komşu aşiretler ve diğer aşiretlerden şahsi katılımlar tarafından desteklendi. Bireysel katılanların arasında Şeyh Said’in Irak’a iltica etmeye çalışan kardeşi Mehdi de vardı. Birçok aşiret reisi ona tabî olmaktan korkmuştu. Haco, Türk ordusu onu Suriye’ye geri çekilmeye zorlayana dek bu bölgeyi yaklaşık on gün kontrolü altında tutabildi. Fransızlar Suriye’nin kuzeydoğusunu henüz tamamen denetimleri altına alamadıklarından, Haco ve onu cezalandırmak isteyenler rahatlıkla bölgeye girip çıkabiliyorlardı. Arap Tay aşireti Haco’ya iltica hakkı tanıdı. Haco da bir süre, Fransızlar tarafından durduruluncaya kadar küçük gruplar halinde Türkiye’ye girip devriyelere saldırmaya devam etti.
III. Haco ve bir fransız general
Haco önemli bir reis olduğundan Fransızlar genellikle ona nazik davranıyorlardı. Kürt ağaları arasında daha az itibar görüyordu, çünkü çok güçlü ve tehlikeli bir rakipti. Haco, diplomatik yanının güçlü oluşundan dolayı Fransızlar nezdinde Kürt aşiretlerinin önde gelen sözcüsü oldu. Fransızlar üzerindeki bu etkisinden yararlanarak birtakım yeni gruplan denetimi altına almayı başardı. Diğer reisler gibi tarımla uğraşmadı, bir çiftçi değil politikacı ve savaşçıydı. Fransızların yardımıyla kendisine Tirbe Spi adında bir kasaba inşa etti. Cezire’ye geldiğinde hiçbir mülkü yoktu. Tirbe Spi’yi Duriki ağalarının kendisine verdikleri arazi üzerine kurdu. Başta hiçbir köylü kendisine aşar vergisi ödemiyordu ancak buraya yerleşmesinden kısa bir müddet sonra pek gönüllü olmasa da bir kısım köylüler aşarı ona vermeye başladılar. Köy muhtarları Haco’nun adanılan köye her geldiğinde önceden tahmin edemeyecekleri belirsiz bir miktar vergi ödemek zorunda kalmaktansa, yüksek bile olsa muntazam olarak belirlenmiş belirli bir miktar vergi ödemenin kendileri için daha iyi olacağını düşündüler. Haco’nun tüm bölgeyi ele geçirmesinden korkan birbiriyle çatışma halindeki Duriki reisleri de aralarındaki anlaşmazlıkları gözardı ederek birleştiler. Aksi halde, Haco’nun bölgelerinde hâkimiyet kurmasıyla, aralarındaki çatışmanın nedeni de zaten ortadan kalkmış olacaktı: Başka bir deyişle ellerinde uğrunda dövüşecekleri hiçbir şey kalmayacaktı. Haco’yu dürüst olmamakla ve hırsızlıkla suçluyorlarsa da onları esas korkutan Haco’nun Fransızlar üzerindeki etkisiydi. Örneğin, Fransızlar işçiye ihtiyaçları olduğunda Haco’dan istiyorlardı. Bunlara maaş ödetiyorlardı. Bu nedenle de birçok kişi Haco’nun tarafına geçiyordu.
III. Haco ve bazı Xoybun Cemiyeti üyeleri
Bilinen yollardan (binicilik, kan davası gütme ve devletle iyi ilişkiler sürdürme) politik olarak güçlenmesinin yanısıra, Haco’nun etkisini artırabileceği bir üçüncü yol daha vardı: Bu da Kürt milliyetçisi olmasıydı. Hoybun Kürt cemaatinin önde gelen üyelerinden biri oldu. Bu cemaat 1929-30 Ağrı ayaklanmasının da örgütçüsüydü. Türk ordusu, Ağrı bölgesindeki Kürt isyancıları zorlarken, Haco Türkiye’nin güneydoğusuna bir saldırı düzenleyerek Türk ordusunu o yöne çekmeye çalıştı.
Böylece Haco bölgenin en güçlü ve en etkili Kürt reisi haline geldi. Sosyal ve ekonomik gelişmeler neticesinde belki konumunu kaybedecekti ancak o prestijinden bir şey kaybetmeden öldü ve anılarda hâlâ en büyük reis olarak yaşıyor.
Heverkan’daki politik örgütlenmeler oldukça ilginçtir; çünkü henüz kalıcı bir biçim almamışlardır. Merkezî bir liderlik kurumlaşmadığı için güç bir alt-aşiretten diğerine (veya bir aileden diğerine) geçmektedir. Hatta iki iddia sahibi de aynı aileden olabiliyor. Eğer aynı süreç kesintiye uğramadan devam etseydi, Mala Osman da Caf aşiretininin Beyzade sülalesi gibi olabilirdi. Mala Eli Remo’nun durumu da çok ilginçtir (kendi Erebiya alt-aşireti üzerindeki hariç) gerçek bir politik otoritesi olmamasına rağmen Mala Osman’dan daha itibarlıdır.
* Martin van Bruinessen'in Ağa, Şeyh, Devlet adlı kitabından alınmıştır.